Zamanı gelmişti…

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Bir önceki seferlerin hatırına..

Bir daha bu kadar uzak kalmayacağım yazmaktan

Kim olduğumu hatırlamam için yazmam gerek.

Paris’in tam ortasında camdan dışarı baktığımda tek gözüme çarpan renk sarıydı. Sanki yukarıdan koskoca içi dolu bir guaj boya ortalığı tek renge boyamıştı.

Sarı bilginin rengidir. Mide çakrasıdır. Sindiremediklerimizi temsil eder. Sindirilemeyen şey bu durumda devletin yaptıkları oluyor. Fransa halkı devletin onlara dayattığı vergi için haftalardır harekete geçti. Ancak ben olayın bütünlüğünden daha kopuk, görseller üzerinden giderek farklı bir konuya geçeceğim.

Sarı bana haksızlığa uğradığım anları hatırlattı. Susup yerimde durduğum ve asla konuşmaya cesaretimin olmadığı zamanlar gözümün önünden hızlı bir trenin geçişi gibi aktı. O anda bütün bir Paris halkı, tek renk bana haksızlığın ne kadar büyük bir konuya dönüşebileceğini gösterdi.

Olaylardan bahsetmek yerine hisleri ele alacağım bu yazıda. Bu sebeple duygularınızla okumak istemiyorsanız sizin için belki de bu yazı burada son buluyor.

Ben konuşmak istediklerime devam edersem eğer, tek bir rengin ne kadar çok şey anlam ifade ettiğinden bahsediyordum. Bir otelde açık büfeye yaklaştığınızdaki şaşkınlığınızı düşünün. Neyi seçeceğinizi karar veremediğiniz anlar.. Ben işte o şaşkınlığı değil netliği yaşadım. Çünkü tek bir renk tek bir duyguyu yaşattı bana. Sustuklarımı…

Daha sonra içimde yaşadığım o haksızlıklar çok farklı bir duyguya dönüştü.Toplumsal bilinç bana sevgiyi gösterdi. Kavga ve savaş anında bir şekeri gören çocuğun masum sevinci gibi bir his benim için sevginin toplumsal bilinçteki yeri. Çünkü o kadar kargaşa ve yoğun geçen saatlerin ardında aslında içimizde dışa vuramadığımız en saf duygumuz sevgi. Biz ne için yaşadığımızı çözmeye başladığımız anda işin ucunda sevginin olduğunu da fark edeceğiz. Eti kıymaya dönüştüren marketteki amcadan, kütüphanede rafların düzeninden sorumlu Ayşe Hanım’a kadar herkes birbirinin mutluluğu için çalışıyor. Mutluluğa hizmet eden şey ise sevgi. Ya da sevginin mutluluğa hizmet ettiğini de düşünebilirsiniz. Bu döngü birbirini çürüten şeyler değil ne de olsa. Eğer sabah kalktığınızda gireceğiniz sınavı düşünüyor ve onun için kaygılanıyorsanız bunun da sebebi içinizde sesini duymadığınız o bastırılmış duygu sevgi.. Çünkü siz ileride gireceğiniz iş için kaygılanıyorsunuz ve o iş de başkalarını tatmin, mutlu edecek. Siz o mutluluğun arkasındaki sevgiyi görmek için bu kadar sınava giriyor, telaşa kapılıyorsunuz.

Konuma geri dönersem eğer, Paris’teki bunca yaşanan olay bana tek bir şeyi hatırlattı. O sustuğum ve haksızlığa uğradığımı düşündüğüm ve yine de zaman zaman konuşmadığım anlar aslında toplumsal bilinci kirletmek istemememden kaynaklanıyordu. Çünkü eğer biz karşımızdakini kendimiz kadar düşünebilecek hale gelirsek sevgiyi karanlık mağarasından çıkarabiliriz. En çok da Platon buna sevinirdi. (Felsefe yazısı yaz diyen içimdeki sesi hemen bu cümleden sonra susturuyorum.) Eğer çevremizde bizim için anlam ifade eden insanlara gereken değeri gösterirsek ve onlara mağarasından zorla çıkardığımız “sevgiyi” takdim edersek her şeyin değiştiğini görebiliriz.

Değişim çok kapsamlı ve her cümleye uyabilen bir kavram. Benim bahsettiğim değişim ise inanın bir domino taşı etkisi gösterecek nitelikte. Çevremize gösterdiğimiz özen ve minnet birçok insanın hayatını değiştirebilir. Paris’te bu olayları gözlemleyip üzerine düşünmeden önce dikkatimi çeken bir başka konu da insanların yalnızlığıydı. Birey olarak hareket edebilmek evet çok güzel ve cesaret işi. Ancak insanın çevresinde değer verdiği insanlarla vakit geçirememesi oldukça trajik. En yakın dostunuz, sevdiğiniz insan ya da yan odada uyumaya terk ettiğiniz köpeğiniz… Lütfen düşünün. Onlar sizin önem sıranızda neredeler? Eğer birbirimize değer vermek için burada değilsek ne için varız? Tek başına koşuya çıkan, tek başına kahvaltı eden, tek başına makyajını yapan, tek başına işine gidip gelen bir kadın ya da erkek mutlu mudur?

Hayatın rutini içinde sevgi alışverişi yapabileceğiniz birilerinin olmaması bir organınızın çürümesinden çok daha beter bir durum. Çünkü duygularını dinlemeyi bırakan bir insan ruhu ile temas içinde değildir. Sevdiklerinin doğru zamanda yanında olamadıkça ve gün içerisinde sevgi enerjisi transferi yapabileceğiniz sohbetlerden kaçındıkça duygularınızı hissedemezsiniz bile. Duygularınızı aktive eden acıklı bir film belki size geçmiş bir anınızı, ya da korkularınızı açığa çıkarabilir. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi duygularınıza yönelme işlevini gerçekleştirmez.

Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için.

Evet artık bu bilinç düzeyine bir uzun atlama yapıyoruz. Artık vakit kaybetmeden teknolojinin nimetlerinden faydalanma zamanı. Sevdiğiniz, değer verdiğiniz biri için uzun bir telefon konuşması, bir kahve için uzun bir otobüs yolculuğu bütün insanlık için bir adım niteliğinde. Bu kadar iddialı konuşmamın sebebi her sevgi alışverişinin bir domino etkisi göstererek toplumsal bilincimizi etkilemesi. Paris’teki bunca eylemin sebebi de aslında insanların bireyselliği yalnızlığa dönüştürüp artık sevgi alışverişini noktalamış olmaları. Konuştuğum birçok insan gözümün içine bile bakmaya çekinirken benim üzülerek gördüğüm şey mağaralarındaki sevgiyi karanlığa teslim etmiş olmaları.

Toplumsal bilinçteki sevgi eksikliği reformu, devrimi, hatta savaşı ortaya çıkarır. Sevginin olmadığı yerde nefret vardır. İletişim de bunu anlamanın ve çözüme kavuşturmanın yollarından biridir. O zaman bütün bunları okuduğumuzda anlayabiliyorsak neden sabah gözlerimizin içine bakan insanlara bir “günaydın” ı çok görüyoruz. Artık bireysellik ve bireycilik ( siz hangi kavramı kullanmak isterseniz..) toplumsal bir tek sese dönüşmeye hazır. Gözünün içine bakıp “günaydın” dediğimiz insanlar o cümleyi başkasına söyleme cesaretini sevgiden alacaklar. Sevgi iletişimin ilk kriteri olacak. Bunu nasıl mı bu kadar emin söylüyorum? Onca yokluk içinde fikirlerini sorulduğunda “mutluyuz” diyen Hint halkına bakın. Çoğu aktiviteyi birlikte yapmaktan ve insanların gözlerinin içine bakmaktan korkmuyorlar. Sevginin Everestine çok yakınlar.

Mevlana’nın beni çok etkileyen cümlelerinden biri: “Sevgi şifadır. Sevgi güçtür. Sevgi; değişimin mührüdür.” Değişime ne kadar da çok ihtiyacımız var ve bunu en kolay sağlayacak olan şey sevgi. Bir anahtarın yerine oturmadığını ama sizin kapıyı zorladığınızı düşünün. Kendimize sevgi duymadığımız müddetçe başkalarıyla olan iletişimimizde de hep bu anahtarı zorlama durumuyla karşılaşacağız. Çünkü iletişim en temelde bizde başlıyor. Hangi mimiki kullanacağımız, kime günaydın deyip demeyeceğimize karar veren bizleriz. Eğer kafamızdaki problemleri çözemezsek asla bir başkasına %100 sevgi veremeyeceğiz.

En temelde sevgiyi gösterememe sorunu toplumun bakış açısından kaynaklanıyor. Kısa cümleler kuran, problemlerini mesajla ifade etmeyi tercih eden, göz teması kurmak istemeyen toplumların sevgi frekansına ulaşmaları maalesef çok daha zor ama aslında çok da kolay. Kolay dememin sebebi de toplum eğer yeterince acı çektiyse bir sıçrama yapabilir, ulaşacağı nokta da sevgi frekansı olacaktır büyük olasılıkla. Maalesef olasılıklar üstünden konuşuyorum. Çünkü böyle bir toplum günümüzde var mı emin değilim. Kafa patlatmadığımdan değil, acıyı korkuyu ve öfkeyi insanların gözlerinde hala gördüğüm için öyle diyorum. Negatif duyguların olduğu yerde yukarıda da belirttiğim gibi sevgi o küçük karanlık mağarasında kalmaya devam edecek.

Biz hazır olduğumuzda ve sevgiyi yansıtmaya başladığımızda aslında güçlü bir bağın hızlı bir şekilde yayıldığına şahit olacağız. Sevgiyi ilettiğimiz grupların da onu yansıtması ışık hızından hızlı olacak. Bu kadar iddialı konuşmamın sebebi de şu: Birini kafanızdan geçirdiğinizde eğer iyi bir gününüzdeyseniz ve stresli değilseniz o kişinin sizi o an aradığını gözlemlediniz mi. O saniyeler işte karşı tarafa gösterdiğimiz sevgi enerjisi ile ilgili. Ya da gerçekten kalpten sevip baktığınız iyileştiğini gözlemlediğiniz köpeğiniz de işte sevginiz sayesinde o durumda. Bu frekansı tutturabilmek için vereceğimiz emek de açıkça ortada.

Eğer kendimizi tanımaya hazırsak ve bunu bir başkasını iyileştirmek, dünyayı iyileştirmek için yapmak istiyorsak öncelikle işe kendimizden başlamamız gerekiyor. Korkularımız, endişelerimiz ve komplekslerimizden arınmış bir halde gerçekten bütünün iyiliği için kolları sıvamamız lazım. Senkronize olmak, duyarlı olmak, bilinçli olmak önümüzdeki 20 senenin en çok konuşulan kelimeleri olacak. Çünkü toplumların buna ihtiyacı var. Artık sevgi frekansının, toplumsal bilincin bizden istediği şeye kulak vermenin zamanı. Kafanızdaki kategorilerin, yargıların tek bir küme altında toplandığı dönem için yola çıkalım. Sevgi damarlarımızdan yayılarak hepimizi bir ve tek kılsın.
Facebook'la Yorum Bırak
Paylaş.

About Author

Leave A Reply