Er Mektubu Görüldü! / Morosophe ‘’gibi’’

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

 

Haykırsa; Tanrınız ve efendiniz gözüyle bakmakta olduğunuz kimse insan adına bile layık değildir; madem hayvanlar gibi, iradesini vahşi tutkularına bırakmış, o halde insanlar sınıfından da üstün değildir. Madem bu kadar aşağılık efendilere kendi arzusuyla boyun eğmektedir. O halde tutsakların en aşağılığıdır.

(Desiderus Erasmus)

Sevgili ‘’çakıl taşı’’,

Öncelikle tekrar, tekrar ve tekrar zihnimde kıvılcımlara, yıldırımlara ve kasırgalara yol açtığın için doğa, buna ne kadar teşekkür edebiliyorsa, işte onun gibi teşekkür ediyorum.  Sana özlemimi anlatacak kelimeler, fezada süzülen tüm toz zerrecikleri gibi; yükseklerden dökülüyor ama avucumda biriktiremiyorum. Havada ama ben onları tutmakta zorlanmasından geçtim, en az görme engelli bir adam gibi seçemiyorum. Öyle işte, seni çok seviyorum. Sadece biraz sabır gerekiyor bize, Yusuf’un sabrı gibi. Senin de dediğin gibi; ‘’Tanrının bile sabıra ihtiyacı varmış.’’ Bunları bir kenara bırakacak olursak, bu sıralar ‘’Morosophe’’ gibiyim. Yani bilge-deliyim. Ağzı bozuk, pek kimsenin düşünmediklerini dile getiren, konuşmaktan çekinmeyen, hiç kimsenin omzuna yük yüklemeden zihnine bir balyoz gibi çiviler mıhlayan bir tipim. Aslında hep böyleydim,  burası keskin. Fakat kışlaya adım atar atmaz bunu iliklerime kadar hissettim.

Şunu söyleyerek başlayayım, buraya geldiğimden beri tanrısallığımdan pek eser kalmamış gibi hissediyorum. Çoğunlukla tutsak hissediyorum. Hatta güdülmeye hazır 100 koyunuz ve çobanlarımız 3 katımız. Aslında, bundan çok rahatsız değilim. Hatta her insan bu deneyimi tatmalı. Zor şartlarla mücadele etmeli. Zorluklarla mücadele ederken kolektif şuur oluşturabilmeli. Bu oluşturduğu kolektif şuurdaki yerini ve önemini/önemsizliğini, sırasını/rütbesini bilmeli. Herkes bir şeyler katmadığını söylese de askerlik bana çok şey katıyor, bu da keskin. En çok kattığı şey, zafiyetlerimi köreltmesi oldu. Tanrısallaşmanın ilk adımının, kendinden üstün birine boyun eğerek zafiyetlerini köreltmek olabileceğini düşünmemişti Erasmus. Bana bayağı bayağı ‘’aşağılık’’ demiş, sövmüş verdiğin kitapta, ama sevdim. İnsanlar her ne olursa olsun elini açık etmeli. Duruşundan ve görüşünden taviz vermemeli, aynı sevdiğinden ve aşkından taviz vermemesi gibi.

Bu delilikleri, ellerim yorula yorula yazıyorum. Bazen-hatta genellikle- kendimi takla atmak için eğitilen, kafesinde beslenen bir güvercin gibi hissetmem anormal değil. Şafak, tek tek atıyor. 100 hayatla birden yaşarken, seninle yüz yüze yaşayacağımız, aynı yastığa baş koyacağımız günleri düşünüyorum ‘’her şavk beketildiğinde’’.

Çok uzun tutmak istemiyorum bu mektubu. Sadece Müzeyyen Senar’dan ‘’Gamzedeyim Deva Bulmam’’şarkısını dinlemeni istiyorum.

Sana deliler gibi aşığım, kanatlarından öpüyorum.

Sin yani ‘’Gibilerden gibi’’

Facebook'la Yorum Bırak
Paylaş.

About Author

Nasılsınız? Ben hep gibi gibiyim. Gibiler kadar muğlak, gibiler kadar erken davranılmış ve bir o kadar geç kalınmış. Neden mi gibiyim? Çünkü esasında her şey gibidir. "Kesin" kalan bir şey var mı? Keskinlik, mesela; darbe alıp körelene kadardır. Bu yüzden hep muğlak ve gibi'yiz işte... Mekan-ı daim Araf, kaldık hep bitaraf...

1 Yorum

  1. Pingback: Hissetmek ve Histen Vazgeçmek | KAFAKAMPÜS

Leave A Reply