Basamakları İnşaa Ediyoruz

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Bunca çıkan haberlerin içinde hangisi size hitap ediyor? En çok hangisi ilginizi çekiyor? Nefes alırken ve verirken eylemlerimizin, duygularımızın farkında mıyız? Kafamda beliren sorulardan bir kısmını buraya yazdım. Hepsini yazmam gerekirse bütün yazının sorulardan oluşabileceğini söyleyebilirim. Felsefenin hayatıma ışık tuttuğu dönem aslında bu dalı neden sevdiğimi de fark ettiğim bir dönem oldu. Soruların hayatıma şekil vermesiyle tercihlerimi daha kolay yapabildiğimi fark ettim. Bu yazımda da zihnimdeki sorulara ilham veren insanlara değinip sizleri bir düşünme seansına davet etmekteyim.

Mükemmellik kavramı hayatımızın her alanına sirayet etmiş durumda.  Günümüzde elbise, takı ya da saç rengini mükemmel bulurken bundan yüzyıllar önce insanlar bu kavramı daha farklı şekilde kullanıyorlardı. Düşünürlerin en çok kendilerini düşünürken bulduğu şeydi hayatın neresinde mükemmeli gördükleri. Doğayı inceleyerek onu anlamlandırarak mükemmeli görmeye çalışıyorlardı. Benim de kafamdaki düşüncelerde bir yön gösterici olan Spinoza’nın mükemmellik kavramı ne anlatmak istediğime oldukça yardımcı olacak. Spinoza’nın Tanrı’sı Doğa’ya içkindir, Doğa’nın dışında tasavvur edilemez, zirâ der Spinoza, Tanrı eğer mükemmelse, onun Doğa’yı kapsamadığı nasıl düşünülebilir? Bir din adamı olarak yetiştirilen Spinoza Tanrı kavramı konusunda zaman zaman ikileme düşse de doğanın ona ne kadar ilham verdiğini bildiği için temellendirmelerini onun üstüne yapmıştır. Spinoza’nın tözü ise tektir ve o da Doğa-Tanrı’dır. Spinoza’nın düşüncesinde doğayı mükemmel görüp görmemek aslında Tanrı’yı nasıl gördüğümüzü de değiştirecektir. Günümüzde bu düşünceyi adapte etmeye çalışmamız örneğin komik olacaktır. İnsan eliyle kirletilen bir doğa Tanrı’nın mükemmelliği ile nasıl ilişkilendirilebilir?

Doğa kavramı insanı çevrelediği ve içinde barındırdığı için Tanrı kavramı ile ilişkilendirilmesi de bir o kadar kolay olacaktır. Sizin için doğa ne ifade ediyorsa zihninize Tanrı kavramı da o şekilde belirecektir. Sorular bu nedenle kıymetlidir. Cevaplarını bilmemiz gerekmese de bizlere hangi yoldan gitmemiz gerektiği konusunda ışık tutarlar. Spinoza için Tanrı’nın nasıl bir şey olduğu sorusu onun hayatının gidişatını ve felsefesinin özünü oluşturmaktadır.

Risk almaktan çekinmeyen ve hayatını kafasındaki soruların gidişatına göre yönlendiren bir başka cesur insan: Giordano Bruno. Spinoza ile felsefesi oldukça benzetilen Bruno düşünce özğürlüğünün bir elçisidir. Daha gençken ve felsefenin soru aşkı ile okuduğu kitaplarla tanışan Bruno ilk sorusunu bir gece gökyüzünü gözlemlerken keşfeder. “Yıldızların gözüktüğü gökyüzünde dağın altında kalan tarafta acaba yıldızlar yine görünüyor mudur? Bruno fark etmeden sonsuzluk kavramını uzayla ilişkilendirilmiştir. Sorusunun cevabını o an alamasa o bu durumdan şikayetçi değildir.

Cesareti ve sorulara olan hayranlığı ile kendi felsefesi ve bilim temelini oluşturmaya adım atmıştır o gece. “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” O gece sonsuzluğu sorgulamaya başlayan gökbilimci Bruno yanarak yakılacağını öngörmesine rağmen sorularının peşini bırakmadı. Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser.

Buna göre Ortaçağ felsefesinde temel alınan gök ile yer ayrılığını red eder. Bruno; Tanrı’nın ve evrenin birbirinden farklı iki felsefe olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Spinoza’nın düşüncesine benzediği kısım da işte burasıdır. Evren, doğa ya da habitat ne demek istersek diyelim Tanrı kavramını anlamlandırmada birer araç olarak nitelendirilebilirler. Giordano Bruno sonsuzluk kavramı yanlış anlaşıldığı için ölüme mahkum edilmiş düşüncelerinin ölümsüzlüğü sayesinde de soruların izinden gidenlerin yol göstericisi olmuştur.

Sizin kafanızdaki sorular şu an mükemmellikle ilgili olmayabilir. Bu kavram evrenin oluşumu ve Tanrı’nın hayatımızda nasıl belirdiğiyle yakından ilişkilidir. Sizin için mükemmel olan neyse onu elde etmede daha çok çaba gösterdiğinizin de farkına varabilirsiniz bu yazıyı okurken. Yukarıda bahsi geçen iki filozof da mükemmeli aradıkları hayatlarında birisi işinden ve dininden diğeri de hayatından olmuştur. Sorularla yaşanan bir hayatın boş bir hayat olmadığı cümlesi de işte bu örneklerden doğrulanabilir.

Hemen hemen hepimizin hayatının bir dönemimde içli dışlı olduğu matematik biliminde de görebiliriz mükemmellik kavramını. Antik Yunan döneminde 10 sayısı mükemmel bir sayı olarak adlandırılırdı. Platon özellikle bu sayının öneminden kitaplarında bahsetti. Pisagorcular ise 6 sayısının öneminden ve mükemmele yakın bir sayı olduğundan bahsettiler. Platon için 10 mükemmel sayıydı çünkü elimizde 10 parmağımız vardı. Bir insanın boyunun 6 ayak kadar olmasından ötürü de bu sayı mükemmelliğin tanımıydı Pisagorcular için. Papa I. Gregorius ise 6 sayısına 1 ekleyerek sonsuzluğun sayısının tanımını yaptı. O dönemden itibaren de 7 sayısı birçok kitapta dini konulardan bahsedildiğinde kullanılması kaçınılmaz olmuştu. Orta Çağ’da Aristote mükemmel sayının 6 olduğunu çünkü Tanrı’nın dünyayı 6 günde yarattığını söylemiştir. Mükemmellik kavramı felsefede oldukça konuşulduğu gibi matematikte de bir araştırma konusu olmuştur. 6,7 ve 10 sayıları yüzyıllardır mükemmelliğin tanımında yer almaktadırlar.

Matematiğin karmaşık dünyasından çıkıp hayatımıza daha yakın bir konu “aşk” için de bir mükemmellik tanımı vardır. Leibniz Spinoza gibi mükemmel kavramı üzerine fikir yürütmüş ve aşkla bağlantılı bir düşünce geliştirmiştir. “Tanrı en mükemmel ve en mutlu olduğu için ve dâhiyane saf aşk, birinin mükemmelliklerden zevk almasına ve sevgililerin saadetine izin veren devleti ihtiva ettiği için, Tanrı’nın onun nesnesi olduğu her zaman bizim muktedir olduğumuz büyük zevki, bu aşk bize vermek zorundadır.” Aşk kavramı da aslında Leibniz’in monadlarından ortaya çıkmıştır. Descartes ve Spinoza cevher kavramını sınırlı bir sayıda yorumlarken Leibniz, cevherlerin sonsuz sayıda olduklarını ileri sürdü.

“Leibniz’in bu sonsuz sayıdaki cevherlerinin herbiri bölünemez bir varlıktır; bir «monad» dır; yani bir «birlik» tir, «bir – olan’dır”. Fark ettiğiniz üzere sonsuz kavramını inceleyen filozoflar Tanrı ve mükemmellik kavramlarını da incelemiştir. Bir serinin üçlemesi gibi düşünmek bu anlamda saçma olmayacaktır. Sonsuzlukla ilgili kafasında sorular barındıran bir filozof doğayı ya da kendisini inceleyerek mükemmeli, bu kavramdan da Tanrı’nın nasıl bir anlam ifade ettiğini çıkarmaya çalışır.

Tanrı’nın sonsuz olduğu düşüncesinden hareketle en mutlu ve en mükemmel olduğu düşüncesi de Leibniz’e göre tutarlıdır. Kafasında monadlarla dolu bir soru havuzunda yüzmeye çalışan Leibniz’in aslında bir kavramdan nerelere geldiğini de görme fırsatına sahibiz felsefeyi kullanarak. Felsefenin bir durak değil bir yolculuk olduğunu en güzel aslında filozofların hayatlarını ve düşüncelerini okuyarak görebiliriz. Bizim kafamızdaki soruların ne kadar değerli olduğunu anlamak için felsefenin tarihçesini de üstünkörü bilmek, okumak çok önemli. Bizi “farkında olmaya” götüren en değerli basamaklardan biri, antik Yunan döneminden beri gelen bu bilim keşfedilmeye değer.

Merak ettiğiniz, kafanızda büyük bir soru işareti oluşturan cümleyi bir kağıda yazın ve onunla ilgili filozofların dediklerini okuyun. Bu sorularınızın devamlılığı için olmazsa olmaz bir aşama olacaktır. Siz doğru basamakları inşa ederseniz kaybolmazsınız. Eğer basamakları kaliteli bir malzemeden yapmazsanız yolun yarısında bir daha o basamakları inşa etmemek üzere vazgeçersiniz birçok şeyden. Felsefe ve zihnimizdeki soruların kıymetini bilmek de bu basamakların hamurunu iyi oluşturmamıza fayda sağlayacaktır.

Sorularımız hiç bitmesin, basamakların bizi götüreceği yerler var….

 

Facebook'la Yorum Bırak
Paylaş.

About Author

Leave A Reply