Öykü | İmaret Yokuşu | 1. Bölüm
Nefes almaya başladığımda mahkum bir hayat süreceğimi tahmin edememiştim. Burası annemin tabiriyle kodese benziyormuş. Eğer biraz şanslıysam gül gibi yaşayıp gidebilirmişim. Ama aklımı kullanırsam özgür olabilir ve o özgürlük beni bir çok tehlike ile kucaklayabilirmiş. Ben de ürkek ve duygusal bir kız çocuğu olarak yaşadığım yeri cennete çevirmeyi tercih etmiştim. Çırpınıp boğulmaktansa özgür bir hayatta, sevmeyi ve sevdiklerimi güldürebilmeyi yeğlemiştim.
O günü hiç unutmuyorum. Mavi gözlü bir adamla göz göze geldik. Beni hemen o dükkandan alıp çıktı. Beraber yaşamaya başlamamız adeta göz açıp kapama hızındaydı. Artık alışmaya, karışmaya çalışıyordum yeni hayatıma. Onu tanıyor ve geçen günlerimizi anılar çemberine alıyordum.
Öyle güzel sesi vardı ki… Bülbül duysa kıskanırdı.
Acısına kanat çırptırmıyor, koruyup kolluyordu. Bana hayatı nakşediyordu. Adını kulaklarım da çınlatıyordu. Adını kulaklarında çınlatmamı istiyordu. ”Zafer! Zafer! Zafer!” Hayata 1-0 mağlup başlayan bir insana neden galibiyetin adını verirler ki diye başladığı cümleleri hüzün dolu şarkılarla devam ettirirdi. Zafer her gecenin sonunda giderek kısılan Zehra deyişleriyle uyuyakalır. Odanın atmosferi de yerini anason kokusuna bırakırdı. Bunu hüznün kokusu seçmiştim kendimce. Her günün sabah ve akşam olarak yaşanan döngüsü hoşuma gitmiyordu. Hüzün, geceleri bir sütunu saran sarmaşık gibi kanımıza işliyordu. Gecelerin sabaha kavuşması için annemden öğrendiğim “la la la” şarkısını söylüyordum.
Her sabah Zafer ile İmaret Yokuşu’nda gezmeye çıkıyorduk. Mutluluğu maske olarak kullanan bu adam duvarlarını yıkılmaya yüz tutmuş kalesi gibi saklamayı çok iyi biliyordu. Bu yokuşta onu tanımayan yoktu. Her iki adımda bir duruyorduk. Çocuklar Zafer’in elini öpüyordu. Zafer amcaları da saçlarını okşayıp onlara şeker veriyordu. İmaret Yokuşu’nun güzel çocukları beni çekirdeklerle şımartıyordu. Neşeli geçen gündüzlerimiz, bir ninenin camdan bize seslenişiyle son bulmuştu: “Zafer artık Zehra yok! Bu yokuşta artık onun anıları ile yürümeyi bırak. Evimi sana kiraya verdim, yaşa diye, çöplüğe çevir diye değil. Çık artık evimden. Satmaya karar verdim. Herkesi bezdirdin artık. Verdiğin şekerler de olmasa çocuklar bile yüzüne bakmaz! Git Zafer. Yatacak yerin yok artık!” dedi nine.
Hay Allah bu da neydi şimdi. Bu kadın neler diyor böyle. Ben varım ya işte yanı başında, ne diye yok yok diyorsun be kadın! O an ”Zehra! Zehra! Zehra!” diyorum. Ben buradayım demek için. Zafer kadına susuyor, bana bakıp ağlıyor. Suçlu ben miyim şimdi, anlamadım ki?
Usulca evimize geri dönüyoruz. Bu derme çatma duvarları sarı renkli, ahşap pencereli evini kim alır ki zaten? Parkeler desen çatırdıyor, evin bir manzarası vardı zaten. O manzaranın yerini şimdi rezidans aldı. Duvarlar desen duvar demeye bin şahit ister. Yanlışlıkla biri çarpsa çöker, öteki odaya geçiverir. Al evin senin olsun be kadın! Bak Zafer’im eşyalarını topluyor bile. Zafer’i üzdüğü için gözümü bir hırs bürüdü adeta. Zafer’im de beni aldı ve bavulunu çıktık gittik o evden. Anahtarı da o ninenin torunu muymuş neymiş ona veriverdik. Oh be dünya varmış. Kaldığımız hata! En iyi yerleri hak ediyor benim Zafer’im. Ben bunları söylenip dururken tabi Zafer’in yüzü asık. ”Gül! Gül! Gül!” diyorum. Bana yüz bile vermiyor.
Ana caddeden bir taksi çevirdik yola çıktık, gidiyoruz. Sahile yakın bir yerde taksici abi bizi indiriyor. Denizi görünce kanat çırpmak istiyorum. Çünkü kuşun serenatı gökyüzüne kanat çırparak olurdu. Zafer kafesimi bir banka iliştiriyor kendi de yanıma oturuyor. Denizi seyrediyoruz. Dostlarım uçuyorlar, balık avlıyorlar. Bir de simit atan insanların etrafında dönüp duruyorlar. Zafer hayatımdan bir rol kapıp söze giriyor bu tiyatro oyununda “Zehra, İzmit’in bu suları ne de temizdi.
Sen gidince benden, her şey hüznümün kirine bulandı. Sen o tren yolunda bir trene binip gittin. Sen gittikten sonra, tren yolu kaldırıldı. Sana giden o yollar kapandı. Sen bu şehirden gittin gideli bir tek çınar ağaçları aynı kaldı. Beni terk edip başka adama gittin. Ben sevdim, acımı haykırdım. Bastıramadığım özlemimin öfkesi yüzünden kötü adam damgası yedim. Oysa senin yaptığın hafife alınacak şey değildi. Sen usulca gittin hatıran güzel kaldı. Keşke dönsen geri ‘Zafer!’ diyerek. O zaman adım yeniden anlam kazanırdı bu hayatta. Sensizliğin kokusunu tütsüler seriyordu hücreme. Gidiyorum anılarımızdan öteye, bir huzurevine. İzmit’i terk ettiğin günden beri senden haber alamadım. Torunların vardır belki de. Çocuk hayalini kurduğumuz o evde sen gittiğinden beri bir çocuk sesi bile işitilmedi. Ben sözümü tutmuştum. Bu sevda ömürlüktü yüreğimde.”
Zafer o koruduğu son kalesini yıktı belki de. İlk defa onun geçmişine dair bir şeyler duyuyordum. Meğer Zehra ben değilmişim. Bundan sonra huzurevinde yaşayacakmışız. Yeni insanların Zafer’e ve bana iyi geleceğine inanıyorum.



