Gömlek

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Ben yalnız çalışırım” diye gözlerimi kısıp bir müddet karşımdakilerin tepkisini arayıp sonra hışımla ve ağır çekimle kapıdan çıkıp giden kahramanlardan değilim. Aksine süper kahramanların Tanrı’ya veya daha mütevazi ve muhakkak böyle olduğu için daha yerinde bir ifade ile kadere başkaldırı olduklarını bilirim.

Başkaldırıyı ve başkaldırıları marifet sayanlardan da değilim. Herkes aksini fısıldasa da tozlarıma, en sevdiğim erdem itaattir. Ve unutmadan, şeytanın en sevdiği günah da kibirdir.

Misket bombası gibi, sağa sola saçılıp, anlamsızlığa ve anlamsızlığın anası kargaşaya yatak açmaya fırsat kollayan kelimelerim bir yerlere dağılıp saklanmadan toparlamak gerekirse; yalnızlığı seven biri değilim. Ya da artık değilim.

Ama ortağım vurulduğundan beri, bu şehirdeki bu ülkedeki hatta ümmetteki herkes aniden toprağa girmiş gibi yalnızım. Kibri sevmediğimden ve toprak altındakileri ancak Allah ve ancak kendi dilediği an ayaklandırabileceğinden, bu dayanılmaz yalnızlığıma çare bulmakta çaresizim.

Ortağımın nasıl öldüğüne ya da nasıl vurulduğuna gelince; bilmiyorum. Vurulup da mı öldü yoksa hasta mıydı onu da bilmiyorum. Fakat onu son gördüğümden hatırat, gözlerimde kalan acılı bakışı düşünüp kan kaybetmekte olduğuna vehmediyorum.

Nasıl yardım etmek istememiş olabilirim? Gözlerinde acı, ellerinde kan vardı diyorum. Yani elbette istedim. Ama ona doğru bir adım atınca acısının arasından fırlayan öfke göğsümden itti beni, yere çaldı, kalkamadım. Arkasından baktım, o gitti ben kaldım. Siyah pardüsesini savurdukça siyaha çaldı evimi, beynimi, ama yine de savurdu, ve şimdi heryer simsiyah.

Bu karanlığın içinde hırlıyor; onu benim mi vurduğum?

Ben paranoyaklığı da sevmem. Dehşetli faraziyelerin, hayatın takıla takıla akmaya çalışan akışını girdaba yönlendirmeyi istediğini düşünürüm. Ve kadere yön verilmez. Sadece o sapaktan bu sapağa sapılır, bilirim. Bu yüzden, onu vurduğumu düşünmek istemiyor, gözlerinde gördüğümün öfke değil sitem olduğunu varsayıyorum. Onu ölmeye zorlamış olmalıyım ki, başıma bir el sitemdi son sıktığı.

Bu beyaz karanlık içinde ölümün arkasından konuşmak öyle delirtici ki…,

Herşey belirsiz, bildiğim tek şey ortağım gittikten sonra yalnızlıktan boğula boğula, benim için ondan başka kimsenin olamayışının dayattığı yalnızlığa sonsuza kadar sabredecek olacağım gereçeği.

Ben sabrı da severim…

“Yalnızlık Allah’a mahsus” diyor, doktor, söylediklerimin deli saçması olduğunu o kadar yüksek sesle bağırıyor ki içinden, gürültüsünden kulaklarım uğulduyor.

Hiç de değil! Yaratmak Allah’a mahsus, ya da cennet, ya da cehennem, ya da diletmek, ya da sevdirmek, ya da bildirmek, ya da kural koymak, ya da kuralları hayata maletmek. Ya da bedel ödetmek ve daha pek çok şey. Ama yalnızlık değil. Zira ben alabildiğine yalnızım.

Dedim ya, ortağım vurulduğundan beri yalnızlık sancısını dindirecek bir iğne vurulamadım.

Başka ortağım olamaz benim, zira aynı dili konuşamaz başka kimse benimle. Tüm yedek dillerimi ona vermiştim ve şimdi konuşabilecek hiçbir dil yok belleğimde. Bütün kelimeler üzerine yapışmıştı. Ve O gidince kelimeler de kana bulanıp gitti.

Hayatım da onunla gitti, o halde yeni gelen, neye ortak olacak, olmayan hayatıma mı?

Sahi söylemeyi unuttum, yenilikleri de sevmem ben. Yenileri de.

Çünkü… Hey, dur doktor! İğneyi vurma, daha anlatacak çok şeyim var, kelimesizlikleri söylemedim daha. Ve her yeri beyaz kapladığınız için burada bir türlü ölemediğimi…

Bu içeriği de beğenebilirsiniz

PALYAÇO

Facebook'la Yorum Bırak
Paylaş.

About Author

Leave A Reply