PALYAÇO

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +
Aynaya baktı; darmadağınık saçlarına, yatmadan önce çok ağlamış ya da adam akıllı uykusuz kalmış izlenimi veren şiş gözlerine… Yine aynı rüyayı görmüştü, mağara içine benzeyen uzun karanlık ve dar bir yol. Yolun sonunda, parlak ışığın arasında belli belirsiz bir çocuk silueti… Yaklaşınca, sırtındaki “H” baskısından tanıdığı oğlunun ceketi… Omzuna büyük bir sevinçle dokunduğunda kendisine dönen beden ise kırmızı gözlü bir palyaço. Hep aynı. Aynı…
Hatırladıklarının etkisiyle dolan gözlerine, asılan yüzüne bakıp mırıldandı: “Hadi somurtma! Hakkın bile yok ki buna zaten.”
Yeşil üzerine kırmızı puanlı tulumunu, kocaman pabuçlarını, sivri yakalı pembe gömleğini aynı mahzun eda ile giydi. Pinpon topuna ikizi kadar benzeyen burunluğunu burnuna yerleştirip kabarık ve kıvırcık mavi peruğunu taktı.
Yolda kendisini gören çocuklar yine alaylı şarkılarla peşine takılacaklardı: “Palyaçooo, palyaço! Burnu sarı palyaaaço!” Zaman zaman bu alaylara içerlediği, hatta bazen hakarete varan sataşmalara kızdığı da olmuyor değildi. Ama oğlunun kaybolduğu iki yıldan bu yana kendini mahkum ettiği bu kılığa, içini delen vicdan azabının körleneceği, bilmediği bir zamana değin katlanacaktı.
Bugün bir sirkte görevliydi. Rol arkadaşı onu itiyor, o da sahneye yerleştirilen fıçının içine düşüyor gibi yaparak oturuyor, önceden kulak kenarlarına yerleştirdiği minik fıskiyelerini seyirciye çaktırmadan çalıştırarak abartılı biçimde, etrafa sular saçarak ağlıyordu. Yüreğine akan zehirli gözyaşlarının yanında bu yapay yaşların hükmü olamazdı ama içi ağlarken yüzü gülen, gülmesi gereken de oydu.
Yine arkasından bağıran çocukların sesleri eşliğinde dönüş yolunu yürüdü, bir markete girdi. Bir zamanlar, oğlunun onu çekiştirerek önünde getirdiği oyuncak reyonunun önünde dikildi şuursuzca. Reyonun diğer tarafındaki anne ve çocuğun konuşmaları gelip girdi izin almaksızın kulağına: “Oğlum! Başka bir şey istesene. O arabaya paramız yetmez.” Çocuk, sımsıkı kucakladığı büyük siyah arabayı bırakmıyor, sarkıttığı dudağını yalvaran gözlerine destek edip bakıyordu annesine.
Adam elini cebine attı, karısının ve oğlunun tenhalaştırdığı evine harcama gereği duymadığı paranın bir kısmını çıkarıp satın aldı büyük siyah arabayı. “Hediye olsun” diyerek çocuğa verdi ve çıkıp gitti.
Eve vardığında, belki her gün on kere dinlediği teybe koştu, oğlunun on ikinci yaşına girdiği gün kasete alınan sesleri dinledi.
Oğlu Hakan, o sene kendisine doğum günü partisi yapılmasını istediğini söylemiş ve “Bir de palyaço istiyorum. Selim’in doğum gününde babası ona getirdi.” diye tutturmuştu. Israrı üzerine kızan baba, işi olduğunu, onunla uğraşamayacağını söylemişti sertçe. Kasetin aldığı son ses Hakan’a aitti ve onun da son sözleriydi: “İyi, uğraşma. Ben de gidip kendi palyaçomu kendim bulurum.”
Bundan sonra Hakan eve bir daha dönmemiş, canlı ya da ölü hiçbir izine rastlanmamıştı. Tüm umutlar tükendiğinde, eşi de onu suçlayarak terk etmişti evi. Kızmıyordu ona ve hiç kimseye. Kendinden başka… Aynaya baktı; nice zamandır böyle mütebessim görmeye alışık olmadığı yüzüne, parlak alnına… Rüyayı hatırladı. Mağara içine benzeyen uzun karanlık ve dar bir yol… Yolun sonunda, parlak ışığın arasında belli belirsiz bir çocuk silueti… Yaklaşınca, sırtındaki “H” baskısından tanıdığı oğlunun ceketi… Yine sevinçle yaklaştı, elini uzattı, neler olacağını hatırlayıp sevincinden daha büyük bir ürküntüyle geri çekti elini.
Siluet döndü ağır ağır. Palyaçonun müstehzi bakışlarıyla titredi yine. Gözlerini yumdu sıkıntıyla. “Baba!” Karanlığı delen sesi tanıdı ve gözlerini açtı, inanamadı. Karşısında duran oğluydu. Elindeki arabayı palyaçoya doğru, küçücük yüzünden beklenmeyecek bir öfkeyle savurdu. Palyaço yok oldu. Hakan bir kez daha seslendi: “Baba!” Ve gitti. Geride, üzerinde bir damla gözyaşıyla büyük siyah araba kaldı.

Bu içeriği de beğenebilirsiniz

GÖMLEK

Paylaş.

Leave A Reply