Prangalardan Başka Kaybedecek Neyimiz… (yok ki!)

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

 Ancak her şeyi kaybettikten sonra, her şeyi yapmakta özgür oluruz…

Tyler Durden (Fight Club’dan bir replik)

Aptal sabahlardan biri, saat 5.20. Lanet güneş daha doğamadı bile ama ben güneşten erken kalkan bir acizim.

Bir an önce kahvaltımı yapıp, her yeni doğan günün ardından yaptığım şeyi -tabii şükür ki, buna pazarları dahil değil- takım elbisemi giydikten sonra ter, mazot ve bilimum bastırgaç parfümün nefes daraltmasıyla birlikte nikotinle harmanlanmış bu leş sokaklardan yürüyerek otobüs durağına varacağım. Otobüsteyken de kanadı petrole bulanmış bir martının kanadı için -bazen de tekmelenen sokak hayvanları, yanan ormanlar, darp edilen kadınlar, okutulmayan çocuklar, evine dönmesi gereken zararlı mülteciler için- salak saçma internet sitelerinde imza atıp sosyal medya profilimde paylaşacağım.

Güzelce duyarımı kastıktan sonra iş yerine varacağım ve ilk işim de puşt patronumu -beni kovmaya her an hazır olan, benim dilimi konuşmaktan aciz o kel adamı- ayakkabılarının çok pahalı olduğu için güzel göründüğünü bilmiyormuş gibi yağ çekerek, can sıkıcı bir keskinlikle teşekkürlerini alacağım.

Biraz hafif tempoda öğle arasına kadar çalıştıktan sonra, öğle arasında meraya salınan sığırlar gibi otlanacak, otlanmamız bitince masanın başına geçip yüksek tempoda -her iş arkadaşımın yaptığı gibi– işime koyulacağım. Sonrası bildiğiniz terane; ter, mazot ve bilimum bastırgaç parfümün nefes darlamasıyla birlikte nikotinle harmanlanmış başka bir sokakta otobüs bekleyecek, otobüsle eve dönecek, biraz acayip yarışma programlarıyla kafamı yaktıktan sonra eğer azıcık şansım varsa karımın başının ağrımadığı bir an bulup onunla seviştikten hemen sonra uyuyacağım -ki bu şans genelde %0.1-

Yine bu saydığım lanet günlerden birinde, meramızdan ahırımıza döndüğümüz zamanki yüksek tempolu çalışmamızda ekrana kilitlendim ve kendime şu soruyu sordum: Ben ne için yaşıyorum?.. Bu soru, artık benim için geri dönüşü olmayan bir yol açmıştı. Benim gibi insanların pek cevapladığını sanmadığım bu basit görünen ama cevabının çok komplike ve subjektif olan bu sorunun cevabını içimde aramaya koyuldum.

Neden çalışıyordum mesela? Doymak için desem, pek doyduğum söylenemezdi. Gelecek için desem, çocuğum yoktu. Açıkçası olmasını da pek istemiyordum. Çünkü, bu benim için büyük sorumluluktu.  Çünkü besleyeceğim, büyüteceğim, okutacağım, benim gibi kravatını boynuna bağlattırana kadar sırtıma yük edeceğim biri beni boğuyor. Ona geçirilecek kravata kadar sabretmek, kendi kravatımı iyice daraltıyor!

Öldükten sonra ne olacaktım? Dindar bir adam değilim, dinler bana hep masal gibi gelmiştir -ama inanana neden inanıyorsun diye soracak cesareti de pek kendimde bulamam- Muhtemelen, mütemadiyen üzerinde ot ve fesleğen biten bir mezardan başka bir şey olmayacağım. Arkamda beni anacak çocuklar da bırakmama kararı da aldığıma göre… Çocuk da yapmayacaksam, öldükten sonra ne olacağımı da kestiremiyorsam, ulan ben ne için yaşıyorum?! Haydi hepsini geçtim, çocuğum da olmayacaksa %0.1 ihtimalle halvet olma ihtimali için neden evliyim ya ben?!  Eninde sonunda yok olacaksam neden yaşıyorum ki?!

Düşündüğüm -daha doğrusu düşünebildiğim zaman- kendi engelimin ta kendim olduğunu anladım.

Derhal bir karar aldım! Bu saçma düzeni bozmak için kendim gibi durumdan rahatsız olan insanları bulacak ve teşkilatlanacaktım.

Sokakların ter, mazot ve bilimum bastırgaç parfümlerle harmanlanmış nikotinle koktuğu değil fesleğen ve gül koktuğu yarınlara ulaşmak için. Veyahut zararlı mültecilerin def edildiği, sokak hayvanlarının aç kalmadığı, kadınların darp edilmediği, her çocuğun yaratıcılık sahibi olduğu yarınlara ulaşmak için saçma sapan imzalar toplamayacak, bunların sorumlularından hesap sormak için benim gibi insanlarla bir olacaktım.

Bunu yaptık. Yılmadık. Nezaretlere attılar, işkence ettiler, bizim eski benliklerimize benzeyen insanlara bizleri yuhalattılar, bazılarımızın ciğerlerine hava bastılar. Birçoğumuzu tabutluğa koydular, bir kısmımızı da astılar ama susmamakta kararlıydık.

Belki de belli kesimlerce şerefsiz olarak anılacaktık ama, şerefimizden ve haysiyetimizden asla taviz vermeyecektik. Hatta daha beteri, kendi kanımızdan kardeşlerimiz elin oğlu ile birleşip bizlere “hain” diyecek, biz yine de kardeşilerimize hatasından dönsün diye güzellikle anlatacaktık. İnsanlarımızı uyardığımız ve uyandırdığımız için de özür dilemediğimizden ötürü üzerimizde uyguladıkları yöntemler kat kat güçlenerek bize geri döndü. Bizler, öldük..

Bunlar yaşandı ve arkamızda bıraktığımız nesil yaşananları unutmamışlar. Bize yapılanların aynını, yapanlara yaşatmak için bizden daha kuvvetli çarpışmışlar ve her birimizin ismini yaşatmışlar. Artık her şey olması gerektiği gibi olmuş. Yeni nesil her şeyi tek tek, tırnaklarıyla kazır gibi düzenleyip daha hatasız yapmış, “mesela yani.”

Yine iyi yedirdim “mesela”yı. Neyse. Çalışmaya devam…

Paylaş.

About Author

Nasılsınız? Ben hep gibi gibiyim. Gibiler kadar muğlak, gibiler kadar erken davranılmış ve bir o kadar geç kalınmış. Neden mi gibiyim? Çünkü esasında her şey gibidir. "Kesin" kalan bir şey var mı? Keskinlik, mesela; darbe alıp körelene kadardır. Bu yüzden hep muğlak ve gibi'yiz işte... Mekan-ı daim Araf, kaldık hep bitaraf...

Leave A Reply