Charlie Chaplin’in ‘Modern Zamanlar’ Filmine Daha Yakından Bakın

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Dünyaya umut ve neşe veren sessiz film yıldızı…

                                                                                               Pam Brown

Charlie Chaplin, annesinden ve çocukluğundan beslenerek sinema dünyasına kara mizahı oturtan en önemli isimdir. Paum Brown’un deyimiyle: “Torba gibi bir pantolon, dar bir ceket, melon şapka, büyük ayakkabılar ve küçük bir bıyık Charlie bibi özellikleriydi. 1916 yılında, Amerika Birleşik Devletlerindeki en ünlü oyuncu olmuştu. Tüm dünya onu seviyordu. Küçük Serseri, dünyanın en hızlı zenginleşen adamı olmuştu.”

Tüm filmlerinin yönetmenliğini kendisi yapmıştır. Pandomim sanatçılığı onun için vazgeçilmezdir. O bunu şu şekilde dile getirmektedir:

“Yıllarca, bir tür komedi yani pandomim üzerinde uzmanlaştım. Hareketlerimi ölçtüm, biçtim ve çalıştım. Seyircilerin davranışlarına egemen olabilecek yöntemleri geliştirdim. Bunun belli bir hızı ve temposu vardır. Benim düşünceme göre, diyalog her zaman hareketi yavaşlatır, çünkü hareket sözleri beklemek zorundadır. ”

Vücudunun esnekliği, güler yüzü ve gündeme mizah ile yaklaşarak toplumsal sorunlara değinmesi ile gönülleri fetih etmiştir. Hiç kimse onun dönemine kadar bu kadar hızlı popüler olmamıştır. Ancak o, bu kadar ses getirdiğinin farkında değildir çünkü onun deyimiyle “çalışmak nefes almaktır”. Kendini o kadar çalışmaya vermiştir ki onun adına yapılan reklamlardan hatta taklitçilerinden bile haberi yoktur. 

Pam Brown’un Charlie Chaplin’i anlatan eserinden şu kesit ile çalışkanlığını gözler önüne serebiliriz. ““Göçebe” adlı film, Haziran 1917’de piyasaya çıkmıştı. Bu film için yüz yirmi bin metre uzunluğunda film çekilmişti. Charlie ile asistanları, gerekli olan beş yüz kırk metreyi kesebilmek için, dört gün dört gece uğraştılar. Aynı filmi elli kez gösterip ancak ondan sonra nereden kesileceğine karar verebiliyordu. Sonunda Charlie, “pis, derbeder ve perişan bir durumda kalmış ama filmi tamamlanmıştı”. “Göçebe”, zamanının toplumsal sorunlarıyla ilgili ilk Chaplin filmiydi. 1917 yılından başlayarak, II. Dünya Savaşı’na kadar, filmlerinde, haksızlık teması üzerine yoğunlaştı.” Görüldüğü üzere belki de küçüklüğünde çektiği sefalet ve işsizliğin acıları olarak bu kadar işe kendini yönlendirmişti. Evet, hiçbir eğitim almamasına rağmen ailesini gözlemleyerek öğrendiği bir yeteneği vardı ve bunu en iyi şekilde piyasaya sunuyordu. 

Chaplin’in amacı toplumsal sorunları eleştirmek, sosyal psikolojiye değinmekti.

J. B. Priestley’in deyimiyle: “O [Charlie Chaplin] film soytarılığını, bizi güldürmedeki şaşırtıcı yeteneğini hiç yitirmeden, toplumsal alay ve eleştiri yöntemi haline getirmiştir. ”

“Göçebe” filmi ile toplumsal sorunlara değinmeye başladı ve devamında “Modern Zamanlar” isimli çalışması ile amacına giderek ulaştı. Filmlerinde işlediği temel anlamıyla aynı zemin üzerindeydi. Bunu şu açıdan da inceleyebiliriz. “Luke Fildes tarafından yapılan, Victoria döneminin yoksulluğunu anlatan, “Evsizler ve Açlar” adlı tablo, Chaplin’in birçok filminde anlattığı zor ve acı dolu sahneler, kendi ailesinin yaşadığı yoksulluk günlerinin anılarıyla yaratılmıştı. Böyle bir yoksulluk, Chaplin’e mazlumların başarıya ulaşabildiklerini ve dünyadaki haksızlığa karşı savaştığını görme isteği vermişti. Bu istekler, sorunlar içindeki insanlara bile, cesaretiyle kahkaha ve umut getiren bir Serseri’de kişiliğini buluyordu.” 

Pastayı yapanlarla, bölüştürenler aynı olmadığı sürece dünyada gelir dağılımındaki adaletsizlikler hep sürüp gidecektir.

Modern Zamanlar filmi 1936 yılının en iyi eleştiri filmidir. Film Chaplin’e haz bir özellikle yani kara mizah olarak çekilmiştir. Filmin başlangıcında koyunlar sürü halinde geçmektedir. İlk dakikadan itibaren eleştiri söz konusudur. 1936 yılı insanın sürü psikolojisi ile hareket ettiğini ve bilinçsiz bir şekilde sağdan sola savrulduğunu anlatmak istemektedir.

Film, öncelikle elektro çelik fabrikasında geçmektedir. Seri bir üretim söz konusudur. Zaman nakittir, işçilerin kafalarını kaşımaya dahi zamanları yoktur. İşçiler yaptıkları işlere yabancıdırlar. Üretilen ürünü ancak son aşamada görebilmektedirler. Herkes ürünün küçük bir bölümünün yapımı ile meşguldür. Gayesiz bir şekilde vidaları sıkan Chaplin delirmek üzeredir. Yaptığı işi benimsememekte ve neden yaptığını bilmemektedir. Marx’in yabancılaşma kuramı ile bunu açıklayabiliriz. Bu filmde ki yabancılaşma, bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelir. Adeta bir makine gibi durmaksızın çalıştırılmaktadır. Durmasına izin verilen tek kısım beyinleridir. “Ne kadar yorulurlarsa o kadar düşünemezler ve böylece sorgulamazlar”, mantığı vardır patronlarda.

Paydos verildiği zaman bile büyük ekranlardan lavabo dahil çalışanları izlenmektedir. Çalışanların nerede ne zaman bulunduğuna dair kimlik bırakması gerekmektedir. 21. yüzyılda da bu durum pek değişti denilemez. İsmimiz, cismimiz değil kimlik numaralarımız, hesap numaralarımız bizi ifade etmektedir. Ancak kitlelerin çabaları tehlikeli hale geldiğinde topla tüfekle durdurulabilir ama zihnimizi kontrol eden ve inandığımız fikirler, vicdanımızı esir alan fikirler, kalbimiz kırılmadan kaçamayacağımız zincirlerdir; ancak onlara tabi olarak kurtulabileceğimiz iblislerdir. Aynı zihni kontrol etme durumu Anthony Burgess’ın en popüler romanı olan Otomatik Portakal’da da işlenmiştir. Bu eserden alınan bir kesit İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.”  Seçimlerimizin asla olmadığı bir dünyada yaşamak zorunda oluyoruz.

Doğan Cüceloğlu’nun bir konferansında söylediği gibi; kendi seçtiğimiz sandığımız şeyleri aslında kültürümüz ve bilinçaltına yerleştirilen normlar belirliyor. Metalaştırma döneminden çıktığımızı söylesek de yine yeni bir sömürünün altına giriyoruz. 

Kapitalizm Kar Peşinde Koşarken En Önemli Şeyi Unutmuştur; İnsanı

Filmin ilerleyen sahnelerinde “tren etkisi”ni görmekteyiz. Chaplin’in bir propagandanın lideri olarak sanılmasından sonra herkes onun arkasından gitmektedir. Oradaki insanların bilinçli hareket ettiklerini söyleyemeyiz. Herkes bunu yapıyor o zaman bizde yapalım düşünce tarzı ile hareket ederek hiç tanımadıkları birinin arkasına takılmışlardır. O an ve filmde birçok kez hapishaneye girer ve çıkar. Oradaki düzene ayak uydurabilmesi söz konusu değildir. Çıkan karmaşalarda doğru olanı yapar. Burada da çıkarlar doğrultusunda hareket etmemek gerektiğinin mesajını vermektedir.

İyi ve polisin menfaatine yaptığı işler sayesinde Chaplin erken dönemde hapishaneden çıkartılır ancak o çıkmak istemez. Çünkü dışarıda işsizlik vardır ve başını sokabileceği bir evi dahi yoktur. Bu yüzden başını belaya sokmaya çalışır. O zamanda genç bir kız ile çarpışır. Kızın ekmek çalma suçunu üstüne alır ancak yine de hapishaneye girmeyi beceremez. Kızın babası işsizlikten kaynaklı olarak intihar etmiştir. Kapitalizm, insan psikolojisini yeyip bitirmekte olduğu aşikârdır. Buna rağmen halk hegemonya içerisine girmek için birbirleri ile yarışmaktadırlar. Hegemonya, bir sistem içerisindeki bir elemanın diğerlerinden üstün, baskın olduğunu belirtir. Politik ve ekonomik boyutu vardır: müsaade; maaş, ücret artması ve politik veya sosyal reform ile idare edilmesidir. İnsanlar fordizm dönemindedirler. Ürettikleri şeyler meta haline dönüşmüştür. Üretilenlerin birisi aldıkları maaştan kat kat fazladır. İnsana dair herhangi yaratıcı ürün ortaya çıkmaz.

Kapitalizm kar peşinde koşarken en önemli şeyi unutmuştur; insanı… İnsansız bir dünyaya mal ve değer üretmenin anlamsızlığını unutmuştur…  

Nurcan Duygulu

Facebook'la Yorum Bırak
Paylaş.

About Author

Yazar... Düşünür... Seyreder...

Leave A Reply