The Killing of a Sacred Deer I 25 Serisi (8)

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Seriye geri dönmem uzunca zaman aldı, farkındayım. Umarım bu arada diğer yazılarımın hepsini okumuş ve en az bir kaç tanesini de izlemişsinizdir. Önceki yazılarımdaki dram ağırlıklı filmlerin aksine bugün farklı bir tarzla geldim. Bu sefer biraz gizemli biraz da gerilimli bir filmi inceleyelim istedim. Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’ un izlediğim ilk filmi olan, 2017 yapımı ve karakterlerin Yunan kralı Agamennon’un trajedisinden beslendiği  “Kutsal Geyiğin Ölümü” yle devam ediyoruz. Lanthimos’ un kendine has tarzını pek bilmediğimden klasik bir dram filmiyle karşılaşırım sanmıştım. Oysaki (özellikle 2. Yarısında) gerildikçe gerildiğim ve uzun zamandır izlediğim en tuhaf distopik filmlerden biri diyebilirim. Gelin biraz konusunu detaylandırıp filmi daha iyi anlayalım.

İşinde başarılı bir doktor olan Steven Murphy, eşi ve çocuklarıyla birlikte gayet mutlu bir şekilde yaşamaktadır. Son zamanlarda sık sık görüşmek durumunda kaldığı Martin isimli bir çocuk Murphy’ lerin yaşamına bir kabus gibi çökecektir. Martin aslında intikam duygusu ve babasının ölümünden sorumlu tuttuğu Steven’ in çevresinde olmak istemektedir. Tabi tüm bunların bir sebebi vardır. Bir ölüye karşılık, başka bir ölüyle adaleti sağlamaya çalışan bu küçük çocuk, Murphy ailesini gerek fiziksel gerekse psikolojik şiddete maruz bırakarak hedefine ulaşmaya çalışıyordur.

  Buradan sonra birazcık spoiler verebiliriz. 

Filmin bence şahlandığı ikinci yarısında, artık fiziksel olarak Martin tarafından ele geçirilen ve ancak yerlerde sürüklenerek hareket edebilen Murphy ailesi üyelerinin mücadelesini izliyoruz. Bedenlerinin Martin’in kontrolünde olduğunu bilen evin iki çocuğu Kim ve Bob’un, babalarını kendilerini öldürmemesi için yalandan ikna etme çabaları filmin dramatik yönünü oldukça iyi beslemiş. Martin’in “Seçimini yapıp bir aile bireyini öldürürsen adaleti sağlayabiliriz” teklifine uzunca bir süre kayıtsız kalan Steven’ in artık son çare olarak sevdiklerinden birini feda ettiği final sahnesi, filmin açık ara en etkileyici bölümüydü diyebilirim.     

(spoiler sonu)

Lanthimos’un bu eseri birçok insanı bu karanlık ve sert içeriğinden dolayı rahatsız etmiş zor bir film diyebiliriz. Hatta internetteki yorumlara bakıp izleyecekseniz vay halinize. Ama bana göre bazı ufak zorlama ve absürd diyaloglar haricinde; müzikleri, oyunculukları ve senaryosunda farklı bir havayı hissedebildiğim, değişik tarzda bir filmdi. Özellikle psikopat ve tutuk tavırlarıyla öne çıkan Martin’in oyunculuğu beni gerçekten bir hayli etkiledi. Ha bir de Cannes’ da ‘en iyi senaryo’ ödülü almış olması da belki izlenmeye değer olduğu konusunda sizleri teşvik edebilir. Başrollerindeki Colin Farrell ve Nicole Kidman’ ın ana akım filmler haricindeki performansları için de bir göz atmakta fayda var.  Yazımda son olarak Martin’in makarna yediği ve ruh halini korkunç bir şekilde ortaya serdiği bir sahnede anlattıklarıyla bitireyim istiyorum.

Martin: You know, not long after my dad died, someone told me that I eat spaghetti the exact same way he did. They said what an extraordinary impression this fact had made on them. Look at the boy, look how he eats spaghetti. Exactly the same way his father did. He sticks his fork in. He twirls it around, around, around, around, around. Then he sticks it in his mouth. At that time, I thought I was the only one who ate spaghetti that way. Me and my dad. Later, of course, I found out that everyone eats spaghetti the exact same way. Exact same way, exact same way. This made me very upset. Very upset. Maybe even, um, more upset than when they told me he was dead. My dad.

I don’t know if what is happening is fair, but it’s the only thing I can think of that’s close to justice.

 

Facebook'la Yorum Bırak
Paylaş.

About Author

Leave A Reply