Perfect Blue | Hayal Mi Yoksa Hayal Mi?

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Anime sektöründe bana en sevdiğim yönetmeni sorsanız cevabım net bir şekilde Satoshi Kon olur. Satoshi Kon bana göre anime sektöründeki yönetmenlik ve kurgu adına en sağlam eleman. Hatta sadece “Bana göre” ile de sınırlandırmam. O kadar iddialıyım.

Yönetmenlik yaptığı ilk filmi olan Perfect Blue ile hemen hemen kendini kanıtlamış bir isimdi. Bazı üstün yönetmenler yavaştan alır ya hani, Satoshi Kon öyle değildi. Yönetmenliğini yaptığı ilk animeden rüştünü ispatladı.

Perfect Blue adının hakkını veren mükemmel bir yapımdı. Mükemmel yapım yok benim için tabii, ona yakın diyelim de kendimle çelişmeyeyim şimdi sırf animenin ismini tam anlamıyla çevirip benzerlik yapacağım diye.

Yazımın giriş kısmını Satoshi amcamı tanıtarak gayet uzatabilirdim ama sizlere tanımadığınız ve umurunuzda olmayan bu adam hakkında sizi sıkmak istemedim şimdi. Şu kadarı ile bilin; kendisinin bu sektördeki yeri inanılmaz büyük nitelik olarak. Yaptığı çizgi filmler batı sinemasına etki etmiş çizgi filmlerdir. 2010 yılında da erken yaşta aramızdan ayrılmıştır. Büyük bir değer idi. 4 tane çizgi film, bir tane de çizgi dizi ve bir tane de kısa çizgi film bıraktı bizlere. Hatta şöyle yazayım;

Bana göre kendisi Hayao Miyazaki’den daha yetenekli bir yönetmendi. 

HİKÂYE

Mima isimli hanım kızımızın CHAM! isimli J-Pop grubunda son dansını ederek başlıyor hikâyemiz. Grupta oldukça sevilen ve çokça kitlesi olan Mima bu kararı alırken zorlanıyor. Son dansından sonra seyircisine artık grubu bırakıp onun yerine oyunculuk kariyeri ile yıldız olmayı planladığını açıklayarak birçok kitlesini üzen Mima karakterimizin hayatı bundan sonra tahmin edebileceğiniz gibi düzgün gitmeyecek.

Peki bu mudur şimdi? Koskoca Satoshi Kon dedin, bu mudur konu yani? Yüzeysel olarak evet. Elbette işin bu giriş kısmından sonra öyle bir anlatım devreye giriyor ki; bir şeyler olacağının farkında oluyorsunuz. Hikayede devreye giren bir takım paranoyak olaylar da dahil buna.

Hikâye, gelişme kısımlarına hızlı hızlı oyalanmadan geliyor ve paranoyak olaylar patlak vermeye başlıyor. Hikâye temposu adına olumlu bir yaklaşım. Doğru bir karar. Çünkü hikâyemiz bu gerilimi veren anlarda ilginçleşiyor. O ana kadar alt tarafı artık müzik grubunda yer almak yerine bir film oyuncusu olmak isteyen kızdan ibaret. Bunu ilginç kılacak şey ise bu kararından sonra kızı gizli olarak takip edip gözetleyen ve verdiği bu kararından dolayı ona tehdit uyarıları gönderen gizemli bir karakter.

Bir başka ilginç kılan özellik ise kızımızın verdiği bu karardan dolayı değişen hayata uyum sağlamaya çalışırken psikolojik sorunlar yaşadığını düşünmesine yol açacak olaylar. Paranoyaklık burada devreye giriyor işte. Kızın kendini anlattığı bir blog sitesi var internette. Ama ana karakterin haberi yok bundan. Evet. Ne yapıp ne ettiğini yazan kişi kendisi değil. Bunu öğrendiğinde ilk başta hayranlarından birinin uydurmaca ve kendisi hakkında bilinen yüzeysel bilgilerden ibarettir diye sansa da, okurken fazlaca detaya inildiğini ve özeline kadar her şeyin yazıldığını ve hepsinin tamamen doğru olduğu gerçeğini de eklediğinde durumun hiç normal olmadığını fark edip kafayı sıyırmaya başlıyor karakterimiz. Bunları yazan kim? Kendisi çift kişilikli de başka bir kişiliği mi yazıyor ve haberi yok? Ya da bir sapık mı? Üstüne üstlük zaten anormal şekilde izlendiğini belli eden tehdit mesajları da alan hanım kızımızın öyküsü seyirciyi germeye başlıyor ve merakla da koltuğa kitliyor ve dikkatinizi vermeye başlıyorsunuz.

Hikâye ilgi çekebiliyor peki güzel yazılmış mı? Gayet. Animede yer alan konseptlerden olan “Film” olayı sayesinde karakterimizin film hayatını ile filmdeki set hayatının karışması.

Bunu özellikle siz seyirciler çok yaşayacaksınız. Çünkü karakterimizin kendi hayatında yaşadığı sorunlar ile oynadığı filmdeki senaryo benzeşiyor.

Kısacası hikâyenin ilerleyişinde bir karmaşa var. Ama kontrollü bir karmaşa. Yani eli ayağı düzgün. Tercihli bir karmaşa. Hepsi eninde sonunda bir mantıkta oturtuluyor. Ama yine de uyarayım sizleri; muhtemelen film bittiğinde de aklınızda bir takım anlam veremediğiniz olaylar olacaktır. Film bazı kısımlarda fazlasıyla hikâyedeki filmin hikayesi ile iç içe oluyor. Tahmin ettiğinizden fazlası var. 2-3 film sahnesinden sonra “Tamam daha yemem bu numarayı” diyerek bir öz güveniniz oluyor ama buna rağmen sizi kandırabilmeyi başarıyor. Seyircisini iyi ters köşe etmesini bilen ustalıkla seyirciyi hipnoz eden senaryo örgüleri ve yazımı söz konusu. Kafanızı karıştıran tek şey bu olmayacak zaten. Orası da spoiler’a girdiği için yazmayacağım elbette.

Mina karakterimiz yeteri kadar fazlasıyla gel-git yaşayan bir karakter zaten. Mina ilk başta sıradan bir J-pop gibi popüler kültür alanında ünlü olmasının taşıdığı ağırlığı yüzünden zorluk çeken bir karakter gibi görünse de, ileride hanım kızımız “Çift kişilikli bir ruh hastası mı yoksa bu” diyeceğiniz kadar karışık bir karakter gelişim sürecinden geçiyor. Ana karakterin yaşadığı sorunları seyirciye çok iyi aktarmışlar bu sebepten dolayı. Gerilimi başarılı bir şekilde verebilmesinde en önemli şey de bu oluyor. Seyirci ile karakter arasında bağ kuruluyor ve karakteri önemsemeye başladığınız an artık ortaya çıkan gerilim anları da evlere şenlik oluyor.

Burada bahsetmeye değer bulabileceğim tek karakter Mina aslında. Diğer karakterler başarısız diye değil hayır. Ama aynı zamanda bu bir gizem hikâyesi. Bazı karakterlerden bahsetmem gizemi bozabilir gayet.

 

YÖNETMENLİK

Satoshi Kon “İlk filmin günahı olmaz derler zaten” diye düşünmemiş ve yönetmenliğini direkt bu filmde arşa çıkarmış. O kadar iddialıyım. Satoshi Kon’un yönetmenlik konusunda özellikle ön plana çıktığı şey kurgu geçişleri. Bu özelliğini özellikle filmin gerçek hikâye ile filmdeki hikâye arasındaki geçişlerinde fark ediyorsunuz. Çok zekiceler. İzlerken adamın yönetmenliğine en kötü saygı duymaktan alı koyamıyorsunuz. O ihtimal dışında ise hayran kalmanız gayet olası.

Sahnelerin ışıklandırılması, müzik kullanımı, görsellik ile nasıl gerilim ve rahatsız edici anlar çıkartabileceğini iyi çözmüş yönetmenliği ile. Bunlar ayrı başlığın konusu olduğu için burada pek bahsetmek istemiyorum.

Filmde konu olan film hikâyesinin kafa karışıklığı yaratmasındaki en büyük etmenlerden biri de yönetmenlik yüzünden zaten. Karakterimizin kendi hikâyesinde yaşadığı bir olay ile başka bir sahne arasında öyle bir geçiş sağlanıyor ki; asla aklınıza bu sahnenin hikâyedeki filmde yer alan bir sahneden olduğunu düşünmüyorsunuz. Bu yüzden kolay kolay kanıyorsunuz. Gerçeklik ile film arasındaki çizgi çok ince. Artık bir yerden sonra iç içe birbirine giriyor ve hangisi gerçek hangisi film ayırt edemez hale geliyorsunuz. Bir sahnenin hikâyede yer alan filmdeki sahneye ait olduğunu gördüğünüzde bile emin olamıyorsunuz artık. Ona rağmen şüphe ediyorsunuz. Hayal mi yoksa gerçek mi demiyorsunuz artık. Hayal mi yoksa hayal mi diye saçmalıyorsunuz.

Satoshi’nin yönetmenlik başarısının çokça övülme sebeplerinden biri bu size yazdığım şeylerden dolayı. Okuyunca bile gözünüzü korkutan bu karmaşıklık olumsuz bir şey gibi geliyor değil mi? Korkmayın. Satoshi’nin övülme sebebi bu;

Kurgusu o kadar temiz ki; bu karmaşıklık sizi bunaltmıyor. Alt tarafı kafanız karışıyor evet ama bu sizi itmiyor. Aksine çokça heyecanlandırıyor “Neler oluyor ya” diye.

Sahneleri sunuş şekli de dahice bu arada. Mantığı bozmayan sürreal sahnelere sahip. Evet, hem sürreal ve hem de mantık dışı değil. Bunu başarabilmiş biri Satoshi. Aslında bunu başarmak artık o kadar imkansız gibi görünmüyor tabii. Ama o yıllarda bunun tek örneği Satoshi Kon idi. Hatta bu akımı o başlatmış bile olabilir. Ki bu demek değil ki bu sahnelerin etkileyiciliği bir nebze olsun eskimiş. Söz konusu değil. Hayran kalıyorsunuz gayet.

Gerçeklik ile hayal arasında gel-git yaşattıran bu filmdeki yönetmenlik başarısı sadece bu konsepti batırmaması ile yetiyor aslında. Ama adam yazdığım birçok şey ile de üstüne koymuş. Bu yüzden Satoshi övülesi ve sektörde onun gibi başka kimsenin olmadığı bir adamdı. Kendisini gayet erken kaybedip bizi sadece 4 uzun metrajlı film ile terk etti ama en azından sağlam eserlerdi onlar. Adını klasikler arasına sokacak kadar hani. Eğer ölmeseydi daha ne eserler ile karşımıza çıkacaktı kim bilir. Şu hayatta hiçbir sanatçının ölümüne üzülmemişimdir. Onları kişisel olarak tanımamam bir yana; sanatçı yönlerini zaten yeteri kadar sunduklarından ve eşi benzerleri çok olduklarından umurumda bile olamıyor açık yazmam gerekirse. Ama Satoshi Kon başka benim için. Anime sektöründe bu adam gibisi yok başka ve erken yaşta göçtü gitti.

Satoshi’ye olan üzüntümü ayırdığım bir paragraflık yazıdan sonra incelememize dönüyorum.

 

GÖRSEL/ANİMASYON

Görmeye çok alıştığınız uçuk kaçık anime tasarımı ve görselliği yerine elbette gerçekçi bir görsel dizayn ve renk paleti söz konusu. Ona göre bir filtre bile yapmışlar. Animeyi izlerken anime değil de bir film izliyorsunuz gibi. Bu da yetişkin kitleyi yakalamakta başarılı oluyor. Eh, sonuçta “Anime çocuklar içindir” ön yargısını taşıyan bir kitle söz konusuydu ve hâlâ da var. Olmaya da devam edecektir sanırım.

Karakterlerin mimikleri oldukça başarılı film havasını vermekte o yüzden. Burada animasyonlar devreye giriyor işte. Bir film izlenimini vermekte en başarılı etmen o animasyonlar. Karakterlerin surat ifadeleri dışındaki hal hareketleri de olsun. Çok başarılı. Akıcılık ile alakalı değil tabii. Hatta bazı sahnelerdeki frame sayısı çok az gayet. Ama bu tercihli bir şey ve zaten üstünü kolay örtüyor. Fark etmiyorsunuz bile. Ama bu sadece belli başlı ufak sahnelerde olan bir şey tabii.

Renk paleti ise doğru seçilmiş bir palet. Ton olarak bir film havasına yakışır bir ton kullanılmış. Öne çıkan renkler iyi ayırt edilmiş. Arka plan tasarımları, detayları ve nesneleri ile de atmosfere gayet giriyorsunuz. Bu görsel kullanımın gerilimde ne kadar başarılı olduğunu yazdım zaten.

Renk paletlerindeki seçim ve ışıklandırma kullanımının sağladığı bir olumlu yanı daha var; sinematografi. Sinematografisi gerçekten bir sinema filmini andıracak kadar başarılı. Sadece görsellik yüzünden de değil tabii. Kamera kadrajları da söz konusu.

ANİMENİN BATI SİNEMASINA OLAN ETKİLERİ

O kadar övdüm Satoshi yönetmenliğini. Elbette bunca övgülere sahip olan adam bir takım şeyleri etkilemiştir de. Tam olarak her etki yaptığı şeyi bilemem ama batı sinemasına yaptığı etkiler gözle görülür olduğu için gayet haberdarım onlardan.

Bunlardan en meşhur olanı ise Requiem For A Dream benzerliği. Perfect Blue’daki küvet sahnesinin kadraj ve açısına kadar aynısını sonradan Requiem For A Dream’de de görüldü. Darren Aronofsky tarafından çekilmiş bu filmde yer alan sahneye ise tesadüf demek fazlasıyla komik kaçar.

Black Swan isimli filmimize gelelim. 2010 yılında vizyona girmiş olan bu film de Darren Aronofsky tarafından çekildi. En iyi Kadın Oyuncu ödülüne sahip bu filmin benzerliği ise Requiem For A Dream’e göre bir hayli fazla aslında. Biraz daha geneline yayılıyor bu benzerlik.

Hatta yanlış bilmiyorsam konu bile benzerlik gösterebiliyor. Hatta ana karakterin ismi Nina. Filmi izlemediğim için bilemiyorum. Keşke izlemiş olsaydım da daha uzun yazı sunsaydım size sevgili okurlar. Bunu da filmi izledikten sonra ondan bir yazı çıkaracak kadar analiz edip içerik çıkararak telafi ederim. O kadar benziyorsa tabii. O kadar benzemiyorsa zaten dert edilecek bir şey de yok.

İşte böyle bir yönetmendi Satoshi. İlk eserinden batı sinemasını çoktan fethetmişti esinlenmeleri için. Başka bilmediğim esinlenmiş filmler de olabilir. Hepsi bu kadar da değil zaten. Mesela Satoshi Kon’un Paprika isimli eseri, büyük sükse yaratmış bir filmin öncüsü direkt. Bunları da o yazılarda bahsederim. Ben boşuna Satoshi Kon’u en iyi anime yönetmeni olarak ilan etmiyorum.

 

GENEL OLARAK

Perfect Blue, Satoshi Kon’un ilk eseri olmasına rağmen animeler arasında adını klasiklere yazdırmış ve Satoshi Kon’un nasıl bir dahi yönetmen olduğunu anladığımız yapım. Eksiklerinden pek bahsetmedim çünkü öyle pek deşmediğiniz sürece gözünüze çarpan eksik yok. Eksik olabilecek olan karmaşık senaryo örgüsü bile doğru kotarıldığı için yine eksi olamıyor. Halbuki eksi olsa bile “Abi olur o kadar, onun yerine bunları yapmış zaten” dersin senaryo örgüsü yüzünden ve yönetmenin ilk animesi olduğu için “Ya ilk filmde zaten bu kadar pürüz olur” deyip çok fazla dert etmezdin. Ama adam onları bile aşmış. Zincirleri kırmış adamdı Satoshi.

Bahsedebileceğim aslında daha çok şey var sayın okurlar. Şu yazdıklarım 3’te biri kadar var ya da yok. Peki bunları niye sizden esirgiyorum? Çünkü işin ucu spoiler’a kaçıyor. Büyük sürpriz kaçıyor. Filmin o andaki başarıları da çok büyük ve bahsedilmesi gereken çok şeyi var. Ama bunların size sürpriz kalması daha hayrınıza olacak.

Kısacası gayet herkese tavsiye ediyorum Perfect Blue’yu. Hatta direkt tüm Satoshi eserlerini tavsiye ediyorum ama onlar da diğer yazılarda artık. Sağlıcakla.

Paylaş.

About Author

Leave A Reply