Analog Fotoğrafçılık 101

Whatsapp Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Akıllı telefonlar çıktığından beri herkeste bir fotoğraf merakının başladığının hepimiz farkındayızdır. Fotoğrafı bir adım daha ileri götürmek isteyenler genellikle işe makine almak ile başlıyorlar. Analog makinelerin uygun fiyatlarından ve retro görüntüsünden etkilenmeyenimiz de yoktur sanırım. “Peki bu makinelerin body’sinin ardında ne yatıyor?”, “Film nedir, nasıl yanar?”, “Etrafta uçuşan enstantane, diyafram lafları da ne?” gibi soruların cevaplarını sizlere az çok vermeye çalışacağım.

1. Film Nedir? 

 

Filmi öncelikli olarak iki türe ayırmak en doğrusu olacaktır. Bunlardan biri 35 mm filmler diğeri ise 120 mm (orta format) filmlerdir. Peki bu ikisinin farkı nedir? 35 mm filmler herkesin bir zamanlar çocukluk fotoğraflarının çekildiği makinelere koyduğumuz, 36 pozdan oluşan ve şaşırtıcı bir şekilde 35 mm’lik karelere bölünmüş filmlerdir. 120 mm ise Lubitel, Rolleiflex gibi makinelerde kullanılan, 12 pozdan oluşan filmlerdir ve banyosu 35 mm’ye göre daha zor ve pahalıdır. Filmler boyutları dışında renkleri açısından da farklılık gösterir. Renkli ve siyah beyaz filmler bile kendi içinde farklı tonlara sahiptir. Bugün telefonlarda da ayarlanabilen sıcaklık, kontrast gibi değerleri analog makinelerde filmin markası belirler -tabi ki burada reklam yapmayacağım. Ayrıca kırmızı, mavi, mor gibi renk tonlarında fotoğraflar çıkaran filmleri de piyasada bulmak mümkün.

2. “Kapağını açıp bir baksam mı?”

Analog makine kullanırken en son kuracağınız cümle bu olmalıdır. Karanlık odalara “karanlık” denmesinin nedeni yalnız fantezik bir haz duymak değil aynı zamanda filme zarar vermeden onu banyo edebilmektir. “Işık ve film neden beraber olamıyorlar?” sorusunun cevabı ise, her ilişkide olduğu gibi, burada da birbirlerine fazla gelmekten kaynaklanır. Filmde fotoğraf oluşması kimyasal bir tepkimedir ve filmin tepki vermesinin de bir sınırı vardır. Üzerine fazla yüklendiğinizde mavi değil ama beyaz ekran verir. Makinede düğmeye bastığınızda gerçekleşen olay lensin hemen arkasındaki perdenin kalkması ve ışığın içeri girmesine izin vermesidir. Güneşli bir günde perdeyi 1 saniye bile açık tuttuğunuzda o kare artık kullanılamaz durumdadır. Yine de kapağı yanlışlıkla açıp kapattığınızda, süreye de bağlı olarak, çoğunlukla önceden çekilen kareler kurtulabilir.

3. ASA mı ISO mu, nedir bu? 

    Her filmin üzerinde -genellikle- üç haneli rakamlar bulunur. Bu filmin ASA’sını belirler. Genellikle 200 ASA değerine sahip filmler yaygındır. 400, 800, 1600 gibi değerler de bulunabilmekle birlikte fiyat da doğru orantılı olarak artar.  ASA dediğimiz şeyi aslında filmin ışık alma hızı olarak düşünebiliriz. Yüksek ASA değerine sahip filmler kısa sürede daha fazla ışık alabilirler. Bu yüzden yıldız fotoğrafları çekilirken tam bir karanlık gerektiğinden yüksek ASA’lı filmler tercih edilir. ISO ise bu işin dijital halidir. Filmler kendilerinden bir ASA değeri ile gelirler ve bunu değiştirmek mümkün değildir. Ancak dijitalde bu değerle istediğimiz kadar oynayabiliriz. Yaptığı şey sadece ortamda yeterli ışık bulunmadığı halde dijital olarak ışık yaratmaktır. Bu yüzden yüksek ISO’lu fotoğrafları “piksel piksel” görüntüsünden anlayabiliriz.

 

 

 

4.  “Harika enstantaneler yakaladım.”

Cümle içinde bu şekilde kullanılabilen enstantane aslında kelime anlamı olarak “anlık” demektir. (Mesela bir snap çektiğinizde de yukarıdaki cümleyi gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.) Makine üzerinde bulunan enstantane ise “perde hızı” (shutter speed) anlamına gelir. Daha önce bahsettiğim perdenin ne kadar süre açık kalacağını belirler. Değerler genelde 1/250, 1/125, 1/60 şeklindedir. Bunlar saniyenin “bilmem ne”de birine denk düşmektedir. Filmin yanma olayından yola çıkarak güneşli bir günde perde hızını olabildiğince yüksek tutmalısınız. Mesela direkt güneşi çekmek istediniz -çünkü neden olmasın?- enstantane değerini 1/2000 veya makinedeki en hızlı değer hangisiyse ona getirmeniz gerekir. Böylece perde sadece bir anlığına kalkar ve güneşin delici ışınlarını küçük bir süreliğine perdeye iletir. Aynı şekilde karanlık bir yerde fotoğraf çekerken perde hızını olabildiğince düşürmek gerekir. Bu kez ortaya ufak bir sorun çıkar: Elin titremesi. Perde hızı yüksek olduğunda bu titremeler sorun yaratmaz ancak düşük olursa, uzun süreli çekim yapıldığından, ufak bir titreme bile filme yansır. Bu yüzden naçizane tavsiyem -aslında gayet genel bir kanı- 1/60’tan daha yavaş hızlar için (1/30, 1/8, 1 vesaire) tripod kullanmanızdır.

     5. Son olarak: Diyafram

Diyafram fotoğraf çekerken lensten içeri baktığınızda, mümkünse içinde film yokken yapınız, perde açıldığı an görünen minik yuvarlaktır. Değerleri değiştirdiğinizde yuvarlağın ortasındaki açıklığın kısılıp açıldığını görürsünüz. Değerleri genelde 2.8, 4, 5.6, 8 vesaire gibidir ve değerler yükseldikçe o açıklık kısılır. Görev olarak enstantane ile çok benzerdir. Işığı mümkün olduğunca doğru oranda almaya yarar. Yine çok güneşli bir gün olduğunu varsayalım. Işık fazla olduğu için enstantane mümkün olduğunca düşük bir değerde olmalıdır -1/500 gibi. Diyafram da olabildiğince yüksek bir değerde, yani açıklık olabildiğince kısık, olmalıdır -8 ya da 16 gibi. Böylece filmin fazla ışık almasını önleyip, beyaz ekran vermesinin önüne geçebiliriz.

 

Genellikle ilk filmlerde 36 pozdan 5-6 tanesi düzgün bir şekilde çıkar. Teknik olarak diyafram ve enstantanenin ne işe yaradığı kavransa da bunu pratiğe dökmek her zaman kolay olmayabilir. Bu çok normaldir. Bu yüzden ilk birkaç filmde poz harcamayı umursamadan aynı kareyi farklı değerlerle denemek fazlasıyla işe yarar. Bu değerleri not etmek de karşılaştırma yapabilmek adına önemlidir. Analog makine kullanmak sizi daha sabırlı ve hayal kırıklıklarına karşı daha dirençli bir hale getirir ve fotoğrafları elinize aldığınızdaki mutluluk her şeye değer. Umarım siz de bu mutluluğu yaşarsınız!

 

 

Paylaş.

About Author

Leave A Reply